Yaşamak, Düşünmekten Önce Gelir

İnsan olmanın en belirgin özelliklerinden birisi, yaşadığı sosyal çevreyi çok iyi taklit edebilme özelliğidir. Günümüzde özgün olmak, birey olmak çok önemli bir yaşam şekli gibi göründüğü için, taklit etme kulağa biraz nahoş gelebilir. Hatta günümüzde birey olma vurgusu o kadar yoğundur ki, gelenekselliğin yoğun şekilde yaşandığı insanlar arasında bile, özgünleşme çabasına sıkça rastlamak mümkündür. Ancak bu çabamız bile taklit etme/edebilme özelliğimize dayanmaktadır. Bu çerçevede bu yazının amacı, düşünme kavramının farklı çeşitlerini, boyutlarını açıklayabilmek ve düşünme, yaşama ilişkisi içinde bize neyin daha iyi hissettirebileceği ile ilgili bazı tahminlerde bulunmaktır.

Beyin hakkında yapılan bazı bilimsel çalışmalar ve felsefi çıkarımlar, insanın sosyal ve biyolojik yanlarıyla ilgili bazı bilgiler sunmaktadır. Bu bilgilere göre insanın beyninde bulunan ve duygu oluşturan beyin işlevlerinin, beyinde düşünce oluşturan işlevlere nazaran daha ön planda olduğu düşünülmektedir. Bir başka deyişle insan yaşarken düşüncelerinden çok duygularına göre hareket etmektedir. Aslında burada düşünce dediğimiz şeyi tanımlamakta fayda vardır. Çünkü beynimizde farkında olduğumuzdan daha fazla düşünce üretilir.

Beynin çalışma mekanizması anlaşıldığı kadarıyla; beyin çok karmaşık; farklı bir çok özelliğin interrelated (karşılıklı etkileşim halinde bulunan) halde yanyana hareket ettiği bir düzenektir. Yani bu şu demek: Elimiz, kolumuz, gözümüz, kulağımız, kalbimiz, burnumuz, ayrı ayrı ve birbirlerini etkileyecek şekilde beynin çalışmasına katkıda bulunurlar. Beynimizde tüm bu farklı organ, doku ve sinirler aracılığıyla bir faaliyet, bir etkinlik gösterir. Bu etkinlik yine interrelated bir şekilde iç ve dış dünyanın ortak canlılığı ile oluşur. Bir başka deyişle, “vücudumuzun dışında ve içinde bulunan dünyalar birlikte canlılık göstererek, bizim hareket ya da daha da kapsamlı şekilde davranışımız dediğimiz şeyi meydana getirirler”. Ben farkı anlatabilmek için bu doğrultuda, beyinde meydana gelen uyarılara istinaden oluşan tepkilerin tümüne düşünce adını vereceğim. Düşünce dendiğinde ilk akla gelen düşünme eylemidir. Ancak beyin bilim, açısından düşünme daha çok bilişsel (cognitive) işleve dayanan bilme eylemidir. Düşünme ve bilme konularının birbirinden farkını anlamanın, günlük hayatta kendimizi daha iyi hissetmek, daha huzurlu ve daha keyifli bir hayat elde etmek açısından faydalı olacağını düşünüyorum. Hele ki, bilme seviyesinde düşünmeyi çok yüce bir olgu olarak vurgulayan günümüz düşüncesinin ağırlığını düşünecek olursak, bu konuya biraz olsun girmekte fayda olabilir.

Tekrar etmek gerekirse düşünmek ve bilmek kavramlarını, beynin çalışma düzenini temel alarak birbirinden ayırdım. Yukarıda değindiğim bir diğer mesele; taklit meselesini de bu noktada bu konuya bağlamakta fayda vardır. İki konu nasıl kesişiyor? Ve biz düşünme faaliyetimizin hangi yanlarını anlayıp, bu faaliyetten daha yumuşak bir şekilde faydalanabiliriz? Ayrıca burada konuyu daha iyi anlayabilmek adına, alışkanlık olgusu üzerinde durmakta önemlidir.

İnsan beyninin insan vücudunu yönlendirmede en etkin, merkezi organ olduğunu düşünürsek -ki kalbimiz de vücudumuzu hareketini birincil olarak düzenler, ancak bunu yine beynimiz aracılığıyla yapar- beynimizin özelliklerini “bilmek” bize yol gösterici olabilir. Yine bilmeye vurgu yaptım, çünkü gerçek anlamıyla bilmek diye bir şey yoktur. Ancak gerçeğe yakın bilebiliyor gibi görünmekteyiz. En azından yaşadığımıza devam ettiğimizi varsayabilme halimiz, bize bunu bildirmekte. Bu doğrultuda beynin bir çalışma mekaniğini çizip anlayacak olursak; beyin çok basit anlamda şöyle işliyor gibi durmakta:

Bir yetişkin insanın davranışını/hareketini, beyninin çalışma düzeni üzerinden hayal edelim: Beyin Çalışmakta => Dışarıdan bilgiler/uyaranlar geliyor = Aynı anda beynin içinde bazı hareketler oluyor => Beyin bunları alıyor tüm yaşamsal faaliyetleri de sürdürebilecek şekilde bazı düzenlemeler yapıyor, öncelikler belirliyor. => Eğer çok ekstrem (savaş, kıtlık, doğal felaketler gibi) durumlar yoksa, belirli alışkanlıklar, yaşama modelleri üretiyor. Ürettiği davranışlar ve öğrenilmişlikler içinde değişim konusunda temkinli (Greicius, vd., 2003), değişimi çok sevmiyor. Çünkü değişimde çok fazla yeni uyaran olacak, ve adaptasyon gerekecek. Eğer buna ihtiyaç yoksa, beyin buna yönelmiyor. => Bütün bunları yaparken en çok faydalandığı kaynak hem kendi yapısal özellikleri (yani artık ne kadar koklayabiliyorsa, ne kadar ses çıkartabiliyorsa ve ne kadar algılayabiliyorsa, yani vücudun kalıtımsal özellikleriyle o ana kadar gelen, oluşan, gelişen değişen vücut), bir de etrafında bulunan nesneler, veya diğer insanlar. Bu şu demek: İnsan kolunu kaldırıp ya da kafasından bir düşünce geçirme anında, tüm bu mevcut materyalden faydalanıyor. Ve bu elindeki şeylerin üzerine bir dünya inşa ediyor. Bakınız sonuç olarak => Davranış ve hareket meydana geliyor. Bununla beraber tekrar tekrar yapmaya eğilim gösterdiğimiz alışkanlıklarımız ortaya çıkıyor.

Şimdi burada bu davranış ve düşüncemizin üzerinde en etkili kaynağın ne olduğu tartışma konusu. İnsan gerçekten tek başına özerk bir varlık ve davranış ve düşünce mi üretiyor? Yoksa etrafından çokça etkilenip etrafını taklit mi ediyor? Son dönemde yapılan çalışmalar insanın etraftan, çevreden daha çok etkilendiğini vurgulamaktadır. Çevrenin vücudumuz üzerinde yarattığı moleküler değişikliklere epigenetik denilmekte. Yaşarken çevresel etki ile yaşadığımız fiziksel ve zihinsel değişim, bizi biz yapan bütün bileşenleri kapsıyor. Bu etkiler oldukça baskın bir şekilde bizim bugün ki halimizi almamızı sağlamakta. Bir başka deyişle, (felsefi olarak insan olmaya bazı başka duygusal anlamlar yüklesek de), insan çevresel koşullar ile yoğurulan, davranışlar sergileyen ve çok parçacıklı, ayrıca bütünün de bir parçası olan bir varlık. Bu daha çok şu demek, biz ne kadar farklı olduğumuzu düşünürsek düşünelim, etrafımızdaki insanlardan farklı değiliz. Matematiksel olarak, farklar tespit ediyor gibi görünmemiz elbette çok normal. Yani gerçekten de diğer insanlardan küçükte olsa farklılıklara sahibiz. Çayımıza hangi oranda şeker koyduğumuz ya da şekersiz içiyorsak, hangi oranda dem koyduğumuz ufak ama gözle görülemeyecek oranlarda elbette farklı. Ama genel olarak çay içmekten kendimizi alamıyoruz. Yine çay içmemizin sebebi, mutlak olarak çay içmeye uygun yüce varlıklar olmamız değil. Aksine çay içebilecek ağızlara sahibiz ve etrafımızdaki insanları çay içerken görüyoruz. Biz de ancak bu sayede çay içebiliyoruz.

Niyetim konuyu çok dağıtmak değil, ama bunları analiz edersek (ayırıp anlarsak) varmak istediğim nokta daha iyi anlaşabilir diye bunları anlatıyorum. Temelde demek istediğim şey şu: İnsan yaşarken, diğer insanlarla birlikte yaşamak durumundadır. Ve biz insanlar birlikte yaşarken birbirimizi karşılıklı etkileriz. Yaşamımız ve davranışlarımızı da bu etkileşimler üzerine kurgularız. Peki bunun başlıkta yer alan daha az düşünme/bilmenin iyi yanlarıyla ilişkisi nedir?

Son dönemde psikoloji, sosyoloji, antropoloji ve bazı felsefi bilgi ve fikirlerin de sunduğu üzere insanın sosyalliğinin çok önemli olduğu anlaşılmaktadır. Zaten bunu kendi günlük hayatlarımızda da gözlemleyebilmemiz mümkün. Bir çok davranışımızı birbirimize bakarak üretiriz (Tabakçı, Karakelle, 2012). Bunun farkında olmasak ya da bunu reddetsek bile! Yine bulgulara göre insan birçok davranışını biliş/bilinç işleviyle değil, duygusal işlevler ile gerçekleştirir. Örneğin, Benim bugün burada bu yazıyı yazmamın sebebi, bilmeye, felsefeye, bilime olan aşkımdan ziyade, daha çok duygusal sebeplere dayanıyor. Evet bilmeyi seviyorum, bundan keyif alıyorum, ama yine de bu davranışımın temel sebepleri yoğunluklu olarak duygularım ve etkileşime girdiğim insanları takip etmem. Buradan bazı sonuçlar çıkıyor: Beyin bilinç düzeyinin ötesinde zaten düşünce ve davranışlar üretiyor, bilinç seviyemizde düşünmemiz, bu davranışları o kadar da çok etkilemiyor. Ayrıca, davranışlarımız da diğer insanların payı büyük, gördüğümüzün dışına çıkmamız çokta mümkün olmuyor. Kafanızda bir görsel bir hayale kavuşup, konuyu daha iyi anlatabilmek adına bir benzetmeye başvuralım:

Çok renkli bir Picasso tablosu hayal ediniz. Bunu gerçekten bir Picasso tablosu açıp yapadabilirsiniz. Tablonun içinde birçok ara renk bulunuyor. Turuncu, turkuaz, su yeşili. Tablonun arka planında daha yoğun bulunan bir ana renk görünümünde mavi var. Gözümüz tabloyu izlerken, tüm ara renklerin ihtişamı gözümüze bu tablonun ne kadar eşsiz olduğunu vurgulamakta (gerçekten de Picasso çok çok başkadır). Fakat yine de tabloya baktığımızda en çok etkisinde kaldığımız renk (istesek de istemesek de) o arka planda bulunan ana mavi renk. O rengin siyah olduğunu düşünün, eminim tablo çok başka görünürdü. Beyinde bulunan duygu işlevi de bu tabloda ki mavi renk gibidir. Bizi en çok etkileyen bu rengin kendisidir. Elbette hayatta çok farklı renkler olduğunu düşünebiliriz. Vardır da. Ama ana renklerin varlığı doğrultusunda yaşarız. İstesek de, istemesek de. Çünkü en çok buna ihtiyaç duyarız. Bu kötü bir şey de değildir. Durum budur. O yüzden belki de bu renklere uyum sağlamak bize biraz olsun yardımcı olacaktır. Bununla beraber bu renkler mevcut diğer insanların, kültürlerin, ve özelliklede biyolojik ve sosyolojik olarak insan olmanın temel özellikleriyle hayata gelmektedir. Yani bu renklerin, yani duyguların oluşumu yine ancak diğer insanlar, ve insanların mevcut özellikleri üzerinden hayata geçmektedir. Bir başka deyişle malzeme yine elimizdeki malzemedir, bu malzeme ile bir şeyler yapmak durumundayız.

Peki Bugün ki Bunalımlarımızı Daha Çok Etkileyen Nedir? 

               Doğada yaşamak gerçekten zordur. Aynı şekilde doğanın bir yansıması insanların içinde yaşamakta hiç kolay değildir. Bir zamanlar açlıkla mücadele ediyorduk. Şimdi ise duygusal açlığımızla mücadele etmeye devam ediyoruz. Ama mücadelesiz bir dünya hayal etmeyiniz. Hem gerçekten mümkün değil, hem de sıkıcı olurdu. Burada belki elimizdeki yaşamı kolaylaştırıcı koz, bu mücadeleyi biraz olsun (elimizden geldiğince) ayarlayabilme, dengeleyebilme (Sokrates, Platon, Aristoteles’te ölçülülük kavramı, Arslan, 2006, sf. 130) gücümüzdür.

               İnsan duygularının yaşamımızın bir hayli büyük bir kısmını etkilediğini yukarı da anlatmaya çalıştım. Bununla karşılık yapılan nörobilimsel çalışmaların gösterdiği üzere, insan bilişi de aksi yönde bir o kadar düşük seviyede ancak insan davranışlarına etki edebilmektedir. Bir başka deyişle biz ne kadar düşünürsek düşünelim, beyin yüksek oranda, duygu (ki bu çoğunlukla sosyal unsurlara dayanır) ve vücudun fiziksel durumunun etkileriyle davranışını sergileyecektir. Bunun en önemli göstergelerinden birisi, beyinde bulunan konuşma ve dil sistemlerinin, duygu ve davranış sistemlerini oldukça az etkilediği bulgusudur (Tura, 2007, sf. 63). Bir başka deyişle, biz duygusal olarak bir buhran içindeyken, aldığımız duygusal destek esnasında, konuşmanın, bilişsel işlevde düşünmenin rolü oldukça azdır. Yani düşünüp, konuşup hayatımıza dair aldığımız kararlar, bizi o denli etkileyememektedir. Buna hemen kendinizden bir örnek bulabilirsiniz. Duygusal bir itki olmadan; örneğin kilo vermek istiyorsak bir partner bulma, ya da iyi görünme ihtiyacımız olmadan asla kilo verme davranışına yönelmeyiz; ders çalışıp, çalışkan olmak istiyorsak, eğer babamız ya da annemiz ya da etrafımızdaki bir kimseyle rekabet içinde olmaksızın asla buna ihtiyaç hissetmeyiz. Ve tabii ki umut verici şekilde düşünüp kendimizi değiştirmeye çalışmamız oldukça hoş bir çabadır. Önemsiz değildir. Ancak gerçekçi olmayan söylemler, hayatın akışı içinde güzel hisler getirecek gibi görünmemektedir. Yine bu sebepledir ki, günümüz dünyasında yer alan büyük vaatler artık bugünlerde bizi doyurmuyor. Çünkü dünya değişti ve temel yaşamsal özelliklerimiz yine kendi özelliklerini göstermeye devam etmekte.

               Toparlayacak olursak, anlatmaya çalıştığım şey genel olarak şu: Biz insan olarak özellikle bugünün insanı olarak, sosyal ortamdan etkilenerek büyük idealler var zannedip, hatta onların peşinden koştuğumuza dair söylemlerde bulunup, ancak kendimizi bir parça da diğer insanları kandırabiliyoruz. Ancak bu vücudumuz için yorucu bir alışkanlığa dönüşme tehditine sahip olmaktan da kendini alıkoyamıyor. Çünkü çok düşünmek, çok çalışmak, aşırı olan her şey, zaten hayatın kendisi olan bozulmayı yıkıcı bir hale getirebiliyor. Belki biraz fazla mekanik bir söylem olacak ama dengemizi bozuyor -ki zaten bunu biz de hissediyoruz. Sıradan olmak çok güzel bence, az az bir şeyler yapmak, gerçekten keyif alabilmek. Bunun içinde belki çok düşünmek yerine, ya da çok fazla teoride kalmak yerine, biraz olsun hayatın içine karışmak gerekiyor. Yaşamak, düşünmeden yaşamak. Zaten beynimiz bizim için düşünüyor, endişe etmeyin.

               Tabii ki yine de bu bir hayat tarzı. Tabii ki düşünmenin daha önemli olduğunu, ideallerin iyilerin insan için çok önemli olduğunu savunabilirsiniz. Neden olmasın! Ancak bazen yaptığımız zannettiğimiz şeyleri yapıyor gibi görünebiliyoruz. Ve maalesef yine eğer yaşamlarımız bunlar üzerinde düşünmek zorunda kaldığımız bir hal alacak olursa, dönüp baktığımızda çok doygun bir hissiyata sahip olmamız güç olabilir. İnsana dair anlam arayışımızda, öyle görünüyor ki, (belki benim diye yaptığımız şeylerin varlığını yadsıyamasak da), yorgunluklarımız, göz altı şişkinliklerimizin mahiyeti tartışılır görünmektedir.

               Bu yüzden bu başlığı seçtim. Yaşamak düşünmekten daha öndedir. Çünkü istediğimiz kadar düşünelim, yaşayıp pratiğe dökemiyorsak düşünmenin bir işleve sahip olduğunu düşünmüyorum. Örneğin “kitap okumak çok önemlidir” önermesini alalım. Ya da “fizik öğrenmek büyüleyicidir” önermesini. Evet “kitap okumak çok önemlidir”. Ama ben o kitabı okuyup birilerine anlatıp, o heyecanımın keyfini yaşayamıyorsam, ya da eğer enerji, fizik, akıl diyip düşünüp, düşünüp, yine de hareket edemiyor, doğayı koklayamıyor, insan içine karışamıyor, fiziki hayata karışamıyorsam, sanırım bu önermelerin önemi otomatik olarak yok olacaktır. Yine de tüm bu söylemlerin yukarı da belirttiğim gibi davranışlarımız üzerinde çok küçük etkisi olacağı da açık. Naparsınız, hayatın cilvesi 🙂

Son olarak eğer çok düşünüyorsanız en azından yazmanızı öneririm. Çünkü eylem her zaman düşünmekten önde gelecektir. Yazarken de yine biliş seviyesinde düşünmek yerine, eylem oluşturup, vücudumuzun daha etkin olan duygusal sistemlerini çalıştırabilirsiniz. Güzel bol yaşamalı, az düşünceli günler dileğiyle.

KAYNAKÇA

Kitaplar

Ahmet Arslan, İlkçağ Felsefe Tarihi, Cilt 3, Bilgi Üniversitesi yayınları, 2006.

Kemal Sayar, Psikolojiye Giriş, Dem Yayınları, 2014.

Murat Saffet Tura, Histerik Bilinç, Metis Yayınları, 2007.

Makaleler

Hanife Şahin Tabakçı, Sema Karakelle, Öğrenilmiş Çaresizliğin Bilme Hissi Kararı Üzerindeki Etkisinin Gelişimsel Olarak İncelenmesi, 2012.

Michael D. Greicius, Ben Krasnow, Allan L. Reiss, and Vinod Menon, Functional connectivity in the resting brain: A network analysis of the default mode hypothesis, 2003

2 thoughts on “Yaşamak, Düşünmekten Önce Gelir

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *