İnsan Neden Teisttir? İnsan Kültürüne 21. Yüzyıl Hastalık Günlerinden Bir Bakış

Nihal Manaz/Karaca’ya

        İnsan diğer tüm canlılar gibi bir kültürün, olagelen bir yapının içine, bazı özelliklere sahip olarak (bedensel, zihinsel) doğar. Bu şu demektir: İnsan hem belirli biyolojik, kimyasal ve fiziksel özelliklere sahiptir -yani su içer, hareket eder, ağlar. Hem de -yine doğaya dayanan- içine doğduğu diğer eşdeğerlerinin/benzerlerinin (insan, hayvan, doğada var olan canlılık) içinde bu varlığını sürdürür. Bir başka deyişle, İnsan hem kendi bedeninden oluşur, hem de diğer insanların ve doğanın içinde bulunur, varlığını bu ikisi içinde sürdürür. Bu durumdan da asla kaçamaz[1].

         Canlılık dünyada ortaya çıktığı zaman, içinde yaşadığı dünya ile etkileşime girmiş, değişim içinde bir yaşam biçimi oluşturmuştur. Bu yaşam biçimi de toplu davranış biçimleri ortaya çıkarmıştır. İnsan da diğer canlılar gibi kendisi ve içinde yaşadığı hayat ile etkileşimi sonucu bazı kültürler üretmiştir. Örneğin bu kültürlerden birisi düşünce kültürüdür.

        Düşünmek vücudun sahip olduğu hareket biçimlerinden birisidir. Doğarız ve beynimiz kapasitesi kadar, temel işlevini sergiler, vücut için düşünce üretir. Bu eylem dil ile buluştuğunda ise, hayatta kalmak adına ortaya çıkan bu davranış çok çeşitli şekillere bürünür. Dil sayesinde insan zaman içinde farklı düşünme biçimlerini öğrenir, sosyal farkındalığı artar. Çeşit çeşit düşünme örnekleri birikerek bir düşünce kültürü ortaya çıkarır. Ve düşünce vücudun bir eylemi olarak o anki haline kavuşur. Örneğin 10 yaşına kadar hiç bir konuşma dili öğrenemeyen bir çocuk, sonrasında bir daha dili, konuşmayı öğrenemiyor. Bu örnekte o kişi mevcut düşünce kültürünün çeşitlenen sosyal yanlarını edinemez olmuştur. Dil düşüncenin temeli olduğu için bu örneklerden birisi tabii ki.

        Günümüz insan düşünce kültürü ürünlerinden birisi ben kimliğinin ayrışması düşüncesidir. Burada “Ben” olma düşünce kültürü bir insanı diğer insanlardan ayırmaya yönelik ortaya konulan davranış ve düşüncelere verdiğim isim. Bir başka deyişle, ben Alp olarak kendimimdir. Ahmet’ten, Ayşe’den bir noktada mutlak suretle -düşüncemde ve çağdaş felsefemde- ayrılırım. Bugünkü düşünce kültürümde ben irade sahibi bir özneyimdir (subject).

         Bu düşünce biçimi/kültürünü aslında ben kendim Alp olarak ortaya koymamıştım. Daha çok bu kültürü edinip çeşitlendirdim. Bu kültürü yaşatmaya devam ediyorum. Tarihi sürece bakılırsa, ben olma düşünce biçiminin bugünkü yoğun şeklini alması belki 100 yıllık, ilk ortaya çıkışı da –Aqinalı Thomas, Ockhamlı William ve sonrasında Descartes ile- belki 1000 yıllıktır[2]. Sonuç olarak “ben olarak ayrı bir varlık olmak” düşüncesi insanlık için yeni bir kültürdür. Bugünlerde az da olsa hepimiz birer beniz. Hepimiz özgünlüğümüzü ilan etmenin çeşitli yollarını arıyoruz. Çünkü bugünün kültürünün içinde bu davranış çok yaygın, temel bir düşünce davranışıdır. Özellikle günümüzde güçlü ve geçerli olan batı kültürü olduğu için, “ben” olmakta batıdan dünyaya yayıldığı için, biz de ulaşabildiğimiz ölçekte ve meşrebimize göre bu davranışı edinmeye çabalıyoruz. Ve artık bugün bu kültürün dışına çıkmak bize çok garip gelir. Örneğin eski insanların nasıl olurda kendilerini ayrı birer birey olarak göremediklerini hayal edemeyiz. Çünkü bizim düşünce kültürü kalıbımızda bu düşünce biçimine yer kalmamıştır. 

[1] Burada az da olsa kader kavramına değinmek isterim. Burada kader ile kastettiğim şey, insanın geleceği değil. Burada kader insanın mevcut özelliklerinden ve içinde bulunduğu diğer varlığın mevcut özelliklerinden dolayı; fiziki yapının içindeki hareketin de bitmemesinden ötürü; sürekli yaşadığı bir devinim. Ve o devinimin ortaya çıkardığı deneyim. Burada kader ile teist bir anlayıştan kesinlikle farklılaştığımı belirtmek isterim. Çünkü burada bahsettiğim kader anlayışında, Tanrısallık bile kendi kaderine mahkumdur.

[2] Tarihi açıdan düşünürsek, bu sistematik düşünme kültürünün, yazının bulunmasından sonra etkin bil hal aldığı düşünülebilir. Aslında insan beyni kategorilere ayırma, ölçme gibi davranışları bilinçdışında hep sergiler. Ancak bu hareketin amacı, yaşarken homeostatik anlamda niyet ve zarara odaklanmaktır. Matematik yapmak değildir. Anlaşılana göre bu matematik kültürü, yeni bir şey sayılır.

       Yine bugün günlük hayatlarımızda kullanmakta olduğumuz bir diğer düşünce kültürü Matematiksel düşünce kültürüdür. Matematiksel düşünce biçiminin ne olduğunu biraz açmamız gerekiyor.

       Matematiksel düşünce kültürünü anlamak için, matematiksel olmayan düşünce biçimine bakmakta fayda vardır. Aslında Matematiksel olmayan düşünce biçimini anlamak bizim için oldukça zordur. Çünkü dedim ya ortada bir kültür varsa bu kültüre sıkı sıkıya bağlıyız. Matematiksel düşünce biçiminin içine doğduğumuz için de, ondan kurtulmamız oldukça challenging.

       Matematiksel olmayan düşünce biçimi hayatı daha çok fiziki olan, doğaya dayanan düşünceyle anlamaya dayanmaktadır. Tabii bu da yine ayrı bir düşünme biçimi, düşünme kültürüdür. Bu şu demek: doğada olan şeyler olur, olagelirler. Onları sadece izleriz. Düşüncemizi belki biraz zorlarsak doğada olanda bir neden sonuç ilişkisi görebiliriz. Ama en çok bu çerçeve içinde düşünürüz. Karşımızdaki dünyayı anlamayı daha sistemli şekilde yapmayız. Çünkü bu düşünme biçimini öğrenmişizdir, bunu biliriz. Örneğin yağmur yağar, toprak ıslanır ve solucanlar çıkar. Fizik düşünce diye adlandırdığım bu tarzda ki düşünce biçiminde (mesela ilk filozof thales), bunu görür, söyler ve devam ederiz. Bu düşünce kültürü, içindeki her unsuru beraberce kapsar, biz de insan olarak kendimizi o dünyanın içinde sayarız. Hatta belki burada kendimizin ne olduğunu düşünmeyiz bile. Düşünceyi daha fazla irdeleyip sistemleştirme yoluna gitmeyiz. Çünkü görgümüz bu kapsamdadır.

       Daha yeni bir düşünme kültürü olan matematiksel düşüncede ise şöyle düşünürüz; İnsanlık böyle davranmaya devam ederse, doğal koşullar her geçen dönem, bir sonraki dönemden daha kötü olacaktır. Bu şu demektir: içinde bulunduğum dünyayı zamanı dilimlere ayırıyorum, hayatı dilimlere ayırıyorum, matematikselleştiriyorum ve düşüncemi bunun üzerine kurgulayıp sonrasında, fikir üretiyorum, bu düşünce biçimi üzerinden oluşturduğum “bir” yaşam kültürünü uygulamaya koyuyorum.

       Tabii ki matematiksel düşünce kültürü direk olarak konumuzu oluşturmuyor, ancak yine de, durumu anlamak asıl konumuzu anlamaya yardımcı olacaktır. Örneğin İslam dinini ele alalım. İslam dini bir peygamber ve peygamber aracılığı ile kurallar sunmaktadır. Bu kurallar da en genel anlamı ile Kur’an simgesi başlığı altında sunulmuştur. Bu noktada Kur’an’ı inceleyen insanlara baktığımızda, örneğin 900’lerde yaşamış Farabi’nin Kur’an incelemeleriyle, 1900 lerde yaşamış Muhammed Hamidullah’ın Kur’an incelemeleri arasında, yorumlama biçimi açısından fark olduğuna rastlarız. Hamidullah muhtemelen Kur’an ı incelerken daha matematiksel bir düşünce ile ona bir kitap, bir sistem gözüyle bakmaktaydı. Ancak Farabi ise, yüksek ihtimalle bu eserden direk olarak bir kitap gibi faydalanmadı. Onun yerine filozof Kur’anı daha çok bir söz, bir felsefe gözüyle algılıyordu. Farabi dönem kültürü gereği daha çok filozof Aristoteles’in eserleri üzerinde sistemli bir çalışma yoluna gitmiştir -ki bu bile o dönem matematiksel düşüncenin Aristoteles ile beraber nasıl güçlü şekilde sistematize bir hale gelmeye başladığını gösteriyor. Sonrasında bu kültür giderek yaygınlaşacaktır.  

        Bugün artık planlı hayatlarımız, öngörülerimiz, nesneyi tanımlama ve kategorize etme biçimimiz, hatta ölümü bile değerlendirme şeklimizi bu matematiksel düşünce rengiyle ortaya çıkmaktadır. Düşünürseniz buna kolayca örnekler bulabileceksinizdir. Bu matematiksel düşünce biçimi, düşünmek konusunda neredeyse bizim her şeyimiz olmuştur. Artık onsuz düşünemeyiz.

             Evet bugün sahip olduğumuz en güçlü “iki kültür” “ben olma” ve “matematiksel düşünme” kültürüne biraz girmiş olduk.  Şimdi bu iki yaygın insan davranışından bahsetmemin teist düşünce ile bağlantısını kurmak gerekmektedir.

       Bu iki yaygın davranışta da görüldüğü gibi insan bir davranış/eylem biçimini edindiği zaman, o davranışa sıkı sıkıya bağlanır, o davranışı çoğu zaman alışkanlık haline dönüştürür. Bunu yaparken de bir farkındalık sergilemez. Çünkü bu temel bir ihtiyaç, bir adaptasyon, içinde yaşanılan topluma ve hayata uyum sağlama meselesidir. Meselenin bedensel ve sosyal olarak iki ayağı vardır. Sosyal davranış dönemin koşullarına göre ortaya çıkar ve uygun koşullarda gelişir, değişerek köklenir. Örneğin, son dönemde herkes bilimsel düşünmeyi çok önemli görmekte, bilimin nimetlerinden faydalanmaktadır. Bilim ile düşünmektedir. Çünkü bilim anladığımız kadarıyla biz insanlar için iyi bir şeydir hayatlarımıza güzellikler, kolaylıklar katar

      Bu noktadan sonra artık bilimi düşüncemizin aynı matematik gibi temel ayağı yapma düşünce kültürümüzün vazgeçilmezi olmuştur. Bunu sosyalleştikçe de pekiştiririz. Çünkü özellikle de etrafımızdaki bugünün güçlü, iyi görünümlü insanları bilimin ne kadar önemli olduğunu vurgulamaktadır. Ve giderek bilim ortadoks bir hale gelir.  Bilim artık vazgeçemediğimiz düşünce kültürümüze dahil olmuştur aynı matematiksel düşünce gibi. Örneğin yine islam örneğinde olduğu gibi, bugünün islam düşünürleri, bilimin çok önemli olduğunu vurgularlar, Kur’anı da bu açıdan yorumlarlar. Onlara göre Kur’an için önemli olan ilimdir. Bilimdir. 

       Sonuç olarak bir davranış toplum içinde ortaya çıkar ve eğer varlığını sürdürebilecek koşullara sahip ise, kültürleşir, kutsallaşır. Aslında bu kültürleşme bebekken başlar. Aile içinde ya da kabile içinde belirli davranışlar gören bebek, o davranışları kalıplar, kategorize eder ve uyarlar. Çünkü içgüdüsel veya sonrasında dürtüsel olarak ihtiyaç duyduğu şeylere ulaşmasını sağlayan bu etrafındakilerdir. Onların bakım veren olarak sağladığı bu içgüdüler ile örtüşen hareketler, içinde bulunulan kültürün değerleriyle dürtüye dönüşür ve kültürün davranışı benimsenmiş olur. Bu konuda hukuk felsefecisi Herbert Hart’ın çok güzel bir örneği vardır. İnsan otorite tanır bir varlıktır, çünkü insan otoritenin içine doğar. Aile otoritenin başladığı yerdir.

      Bu noktayı destekleyici bir fikir olarak şunu yeniden vurgulamakta fayda vardır ki; insan ancak öteki ile yaşayabilen bir varlıktır. Ötekiyle yaşarken, doğası gereği de ötekini taklit ederek, ortak bir kültür oluşturarak yaşamını sürdürecektir. Sürekli ötekiyle de yaşayacağı için, ortaya çıkan kültürler insanlar arasında sürekli olarak aktif kalacaktır. Bu sayede kutsallaşan kültürler, değişerekte olsa hep çok önemli görülerek yaşatılmaya devam ederler. 

      Örneğin bir anne fil, yavrusu öldürülürse, ölüsünün yanında 3-4 güne kadar bekleyebilmektedir. Ölen yavruyu yemeye çalışan hayvanlara karşı onu korur. Anne filin sürüsü anne fili bir süre destekler daha sonra yoluna devam eder. Anne fil de açlık ve susuzluğu karşısında bir süre sonra ölmüş yavrusunun yanından ayrılır ve sürüye tekrardan katılır. Burada hem içgüdüler hem de fil kültürü ile yoğurulmuş dürtüler bir aradadır. Ve anne fil bu kültürü yaşatmaya önce yavrusunun yanında kalarak, sonra da sürüsüne katılarak sürdürür. Örneğin bir fil iki gün yavrusunun başında bekler, bir başkası, 4 gün. Ama o fil kendini öldürecek travmaya sahip olmamışsa, sürüye katılıp yaşama devam edecektir.

     İnsan düşünce kültürü de benzer şekilde ortaya çıkar. İnsan içinde bulunduğu tüm duygusal ve bilişsel öğrenimleri, düşünceleri etrafından toplar. Kendi huyunca onları birleştirir, ve yansıtır. Filler yürümekten vazgeçmez, insanlar da konuşmaktan. Böylece düşünce kültürü sürmeye devam eder.  

      Peki teizm ne demektir? Teizm dini düşünce demektir. Teist düşünceye göre varlık bir Tanrı ile varlığa gelmiştir. Yaşam özelliklerini bu Tanrının kurallarından alır. İnsan bu kurallara uyum sağlarsa varlığını sürdürebilir. Teist düşünce keskindir, değişmez. Değişse bile sonra değişir. An itibariyle değişimi ancak doğa koşulları ile oluşabilir. Onun dışında değişime ihtiyaç duymaz. Çünkü Tanrıdan yansır kutsaldır vazgeçilmezdir. Aynı yukarıda bahsettiğim insan düşünce kültürü gibi.

      Artık bu noktadan sonra teizm düşüncesi ile insan düşünce kültürünün nasıl birleştiğini açıklamaya girişeceğim. Bunu yapmak için de önce teizm ve kültürün buluşma noktasını anlatacağım. Ardından nasıl her bir düşünce kültürünün teistleştiğini açıklamaya girişeceğim. Ve sonrasında artık teist kavramının kullanımını kültürel düşüncenin kullanımı ile eş değer kılmaya, konuyu genele ulaştırmaya çalışacağım. 

     Zannettiğim kadarıyla insan kültürü birlikte yaşamaya alıştıktan, bu yaşam biçimini benimsedikten düşünce kültürünün teistleşmesi, vazgeçilmez ürünler ortaya koyması kendiliğinden ortaya çıkmıştır. İnsan birlikte yaşarken, yaşamı sürdürebilmek, fiziksel ve sosyal acıdan kurtulabilmek adına bazı kültürler geliştirmiş gibi duruyor. Bu kültürlere de oldukça sıkı sıkıya bağlı ve giderekte bu bağın gücü artmış Örneğin bugün sahip olduğumuz materyal bile bizim için vazgeçilmez. Çünkü yarattığımız bu kültürler, içselleşen düşünceler karşılıklı/iç içe bir şekilde sosyal kalmayı, sosyal kalmak hayatta kalmayı, hayatta kalmak da (fiziksel ve duygusal –ikisi ayrı şeyler değillerdir) acıyı azaltmayı bir şekilde destekleyici kuvvetler olarak yaşatıyorlar.

     Bir başka deyişle yaşattığımız her kültür, ki günümüzdeki düşünce kültürü de bunlardan birisi, artık bizim için hayati bir varlığa kavuşuyor. Yani kalıplaşmış her düşünce biçimi bir nevi bizim için birer Tanrısal kuvvet halini alıyor. Vazgeçilmez oluyor. Genelde de, sahip olduğumuz bir çok düşünce kültürel yapının içinden çeşitlenerek oluşup, o şekilde varlığını sürdürmeye devam ediyor. İhtiyaç kültürel varlık üretiyor, sonrasında bu kültürel varlık kutsallaşıp vazgeçilmez bir davranış ve ihtiyaç halini alıyor. Interrelated bir ilişki.

    Örneğin insan hem farkında olarak hem de farkında olmaksızın tıp mesleğinin önemini kavramış durumdadır. Zihindeki bu kavrama hareketi kendisini kültürel düşünce ile güçlendirip, düşünce kültürümüzde yer edinir. Ve daha da önemlisi kutsanır. O noktadan sonra artık doktorluk kutsaldır bizim için. Çünkü doktorluk düşünce kültürümüzde böyle bir konuma sahip olmuştur ki, sevdiklerimizi kaybederek tattığımız ciddi bir travma ölüm acısı karşısındaki en önemli silahımız doktorlardır. Artık doktorluk kutsalımız vazgeçilmezimizdir. 

     Teist düşünceyi incelediğimizde de benzer bir oluşuma rastlamak mümkündür. İnsan Tanrıyı keşfettikten sonra, Tanrının varlığını sormaksızın, Tanrıyı düşünce kültürünün mevcut gündeki düşünce biçimiyle kullanmaya devam eder. Aynı düşüncede doktorlara atfedilen önem gibi Tanrıya atfedilen önem de düşünce kültüründe yerini almıştır. O artık üzerimizdeki adı ve gücü itibariyle bizim için bir yürüme hareketi kadar olağandır. 

    Solmaz Zelyüt’un Spinoza eserinde dediği gibi, antropoloji aslında teoloji demektir. Çünkü insan da kültür demektir. Kültür ise canlılığın temel özelliğidir. Bugün ürettiğimiz ve sıkı sıkıya bağlı olduğumuz her düşünce kültürümüz, tarih içinde bir uzvumuz haline gelen teist düşüncenin etkisiyle bugünkü güçlü halini almış gibi görünmektedir. Bu noktada düşünce kültürünün bu kadar yoğun ve kalıcı hale dönüşüp tırnak içinde teist bir anlayış edinmesini sağlayan iki büyük kaynak var gibi görünmektedir.

     Birincisi semavi dinlerdir. Tek tanrıcı dinler uzun zamandır insanlık düşünce kültüründe etkin bir konumda olduğu için, din ve tanrısallık dendiğinde tek olan, bir doğru yol akla gelmektedir (oysa yunanda durum biraz daha farklıydı).  İkinci kaynak ise tarihsel olarak bu semavi dinlerin teizmini/kültürünü destekleyen matematiktir. Matematik sayesinde dini/teist düşünce tanrısallığın kurallarını, yapısını bir bütüne, tek doğru yolun varlığına bağlama girişimini desteklemiştir. Bugün bilime karşı inancın geldiği noktada ise görüldüğü gibi bunu bir hayli iyi başarmıştır. Tek doğru yol vardır, o da matematiğin (Tanrının) yoludur.

     Burada vurgulamak gerekirse oluşan matematik/teist düşünce kültürü, doğruyu tekleştirme, en doğru olanı bulma gibi matematiksel (limitleştirme) davranış/düşünce yöntemleri ortaya koymuştur. Bir başka deyişle, düşünce kültürünün bugün vardığı noktada, kültürün yaşamı devam ettirmesini sağlayan düşünce biçimi matematik olmuştur. Bugünün düşünce kültürü=teistleşmiş davranış kültürü matematiksel düşünme olmuştur. Matematiksel düşünme kültürü ile, insanı rahatlatan hayat formülleri üretiriz, hem duygumuzu hem de yaşamımızı kolaylaştırırız. Bu şekilde matematiksel düşünceyi teistleştirerek sürdürmeye devam ederiz.

    Örneğin Almanlar ceza hukuku üretirken, insan kusurunu ele almaktadırlar. Humanist ve romantik düşünce kültürünün de etkisiyle onlara göre insanı suça sürükleyen insanın kusur eyleyebilmesidir. Bu kusuru sağlayan da ekonomik, psikolojik birçok faktör vardır. Alman ceza hukukunda mevcut sistem bu faktörleri matematiksel olarak (en azından ölçülü ve oranlı şekilde) çözümleyebileceğine inanmaktadır. Öyle ki bu düşüne kültürüne göre, bir suçun mükemmel orandaki cezasını vermek mümkündür. İşte burada kişiler önemli olmaksızın, düşünce kültürü bir teizm yaratmıştır. Ortaya çıkan bu davranış kültürü ise, etkinlik ve duygusal hoşnutluklar ile varlığını sürdürmeye devam etmekte, insanlara günlük gerçekleştirebilecekleri etkinlikler sunmaktadır. Bu kültürel davranış biçimleri hep süregelecektir. Çünkü hayat böyle bir şey, akmaya devam ediyor.

     Burada da görüldüğü gibi Alman Ceza Hukuku kültürü düşünsel kültürünü öyle bir seviyeye taşımıştır ki, o düşüncenin içi ve şekli Tanrısal bir şekle bürünmüş, kutsallaşmış, teistleşmiştir. 

               Sonuç

    İnsan, canlılık özelliği, sosyal yaşama ihtiyacı gereği ortaya koyduğu bu yaşam biçimi sayesinde yoğun şekilde kullandığı bir düşünce kültürü yaratmış gibi görünmektedir. Bu kültürün, düşüncenin içeriği ne olursa olsun, o insanın hayati olarak vazgeçilmezi gibi görünür. O düşüncelerimiz artık teisttir. Ta ki büyük olaylar patlak verene kadar : )

    Bu vazgeçilmez çoğu zaman otomatiktir. Aynı fillerin ki gibi. Çünkü insan neye inanırsa inansın, o insanın kültürü, yaşama biçimi olmuştur. Bu kültürün içine doğarız ve bu kültürü temas ettiğimizin yoğunluğu ölçüsünde benimser, değerli görür sonra da ona alışır ve onu tanrılaştırırız.

   Tabii ki düşüncelere verilen değerin bu yoğunlukta artmış, bu denli kutsanmış olması tarihsel süreç içinde gelişmiş gibi görünmektedir. Zihinde bilgi ve farkındalık arttıkça, kafa karışıklığı ve kaygı da artıyor. O yüzden insanlar nasıl davranacağını bilmeden, en bilinene kültüre eşlik ediyorlar. Tabii ki bu da çok doğal.

    Bugün ki hastalık durumu da gösteriyor ki, düşünce kültürümüzün yeni kutsalı sosyal üretimlerdir. Her türlü sosyal sonucu olan materyal üretimi kültürel varlığımızın vazgeçilmezidir. Hastalık günlerinde hepimiz sosyal acımızı azaltmak, sosyal ihtiyacımızı gidermek, ve insanlar arasına karışabilmek adına düşünce kültürünün ürünlerini, yaşayıp yaşatmaya ve kutsamaya devam ediyoruz. 

   İnsan olma, canlılık böyle bir şeydir elbette. Bizler bir yola gireriz ve artık o yoldan dönemeyiz. Nedenlerimiz veya hedeflerimiz yoktur aslında. Sadece gördüğümüze, bildiğimize yollanmaktayızdır. Biz tabak çanak yapmaya başladık, çeşit çeşit ürettik, yine üreteceğiz, bundan dönemeyiz. Biz yazmaya okumaya başladık bu bize iyi geldi, bundan vazgeçemeyiz. Sanal sosyal bile olduk. Biz orta yaşa geldik mi artık yeniden genç olamayız.

    Çok büyük felaketler olmadıkça biz yaşayamaya devam ederiz. Kültürümüzü teizmimizi sıkı sıkıya yaşarız. Aynı filler gibi, kuşlar gibi, böcekler gibi, ağaçlar gibi yaşamımızı yemeye, suya ve insana yöneltmeye devam ediyoruz, edeceğiz. Yanına varılan bir güvercinin hemen uçması gibi biz de harekete tepki vereceğiz. Çünkü biz buyuz. Bu kötü bir şeyde değil, hissedebilmenin sonucunda ortaya çıkan bir durumdan ibaret hepsi.

    Bugün durumlar bizi bilgisayar karşısında konuşmaya, resmetmeye, yazmaya getirdi. Hepimiz bir koşturmaca içinde yanımızdakinin varlığından emin olma hissi/haliyle yaşamda kalma çabasını sürdürüyoruz. Hepimiz bazen gülümsüyor bazen sıkıntıdan patlıyoruz. Ama etrafımızdaki dünyanın içine girmeden edemiyoruz. Bu dünya diğer insanlar ve canlılığın olduğu her yerde. En yakınımızdakine ise hemen sarılıyoruz. Çünkü yaşamak bu demek. Hepimiz istesek de istemesek de bu yollar bu yeşil benim, hayat benim diyoruz. Çünkü topu topu sahip olduğumuz bu işte, “hayat”.

KAYNAKÇA

Kitaplar

Antonio Damasio, Strange Order Of Things, Pantheon Books, 2018

Solmaz Zelyüt, Spinoza, Dost Kitabevi, 2010.

Morris B. Hoffman, Punishers Brain, Cambridge University Press, 2014.

Makaleler

Immordino-Yang, Mary Helen, and Antonio Damasio. “We Feel, Therefore We Learn: The Relevance of Affective and Social Neuroscience to Education.” Mind, Brain, and Education, vol. 1, no. 1, 2007, pp. 3–10., doi:10.1111/j.1751-228x.2007.00004.x.

Şahin Ceylan, H.L.A. Hart’ın Hukuk Kavramı, 2014

Videolar

Stephen Hicks – Explaining Postmodernism In 2018, Not: Eleştirel olarak dinlenmesi gerekir!

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *