Hayatımızdaki Yüce Üç Beyaz: Bilim Din Felsefe

    Bu 3 ismin hayatımızdaki yerlerini anlatacağım. Bunlardan bahsetmek istiyorum, çünkü bu 3 kavramın/fikrin, hayatlarımızı oldukça etkilediğini düşünmekteyim. Buradaki amacım bu kavramların/fikirlerin üzerlerimizdeki etkisini anlatıp, bu etkinin olumsuz ve olumlu yanlarını gösterebilmek ve sonrasında bu konular üzerinde düşünebilmeniz için size malzeme sağlamaktır. 

     Bu konu başlıklarını bilim din ve felsefe sırasıyla yazmış olmamın da bir nedeni var: Yaşadığımız bugünde bu kavramların üzerimizde yarattığı etkinin bu sırada olduğunu düşünüyorum. İlk olarak gün içinde en çok kullandığımız, iş edindiğimiz, hayatlarımızı yönlendiren konuların bilimsel fikrin bir ürünü ya da yansıması olduğu kanaatindeyim. Burada bilim diye bahsettiğim şey saf olarak bilimin kendisi değil, bilimsel bilgi sonucu ortaya çıkan ürünler ve düşüncelerdir. Konunun ayrıntılarından aşağıda bahsedeceğim.

      İkinci sıraya dini koymamın sebebi ise, günümüzde birçok insanın dini görgüye dayanan bir hayat sürdürdüklerini düşünmemdir. Bu fikir modern görgüde cazip görünmeyebilir. Ancak bununla da ne demek istediğimi açıklayacağım.

      Son sırada ise felsefe yer almakta. Son dönemde popülerliği artmış olsa da, felsefeyi son sıraya koydum. Aslında felsefenin özellikle son binli yıllarda hayatlarımızı din ya da bilimden daha çok etkilediğini düşünmekteyim. Ancak felsefe, içinde yer alan uzun uzadıya, karmaşık kavramlar ve 3 bin yılı aşan tarihi hikâyesinden dolayı konunun zorlu yapısı, onun hayatlarımızdaki etkisini anlamayı zorlaştırıyor. O yüzden görünmeyen ağırlıklı bir etkiye sahip olsa da felsefeyi son sıraya koymayı tercih ettim.

Bilim:

      Bilim kavramı bir fikir/düşünce şekli olarak insan hayatına girmiştir. Yaşadığımız hayatı anlayabilmemiz ve yönetebilmemizin bir yöntemi olmuştur. Değişerek ve üzerine birçok bilginin eklenmesiyle gelişerek, günümüzdeki şeklini almıştır. Sosyal olarak da kurumsal bir hale dönüşmüştür.   

      Günümüzdeki şeklinden farklı da olsa bilimin bilinçli olarak yapılmaya başlanması filozof Aristoteles’e, 2500 yıl önceye dayanmaktadır. Filozof, yaşamı anlamanın bir yolunun bu dünyadaki durumların ne olduğunu çözebilmek, çözümleyebilmek olduğunu söylemiştir. Bunu da bir sistem, bir düzen içinde yapmayı önermiştir. Nitekim bu fikri kendisi de uygulamıştır.

      Daha sonraları ise bu bilim fikri özellikle 17. yüzyılın başında Galileo, Newton gibi bilim insanlarının evreni anlamaya çalışma etkinliklerinin ardından oldukça önemli bir düşünce kültürü haline gelmiştir. Bilim yavaş yavaş insan hayatında temel bir konuma taşınmıştır; çünkü bu düşünce sistemi, hem genel olarak insanların büyük çoğunluğuna hitap eden, insan hayatını kolaylaştıran teknik ve teknolojik ürünlerin ortaya çıkmasının önünü açmıştır; hem de genel olarak insanlık kültürüne yön veren entelektüel zihinlerin doyumu için önemli bir mesele halini almıştır.

      Bugün ise bilim sosyal hayatımızın vazgeçilmezi ve yönlendiricisi konumundadır. Bunu söylememin en temel sebebi bilimin yaşamlarımızın, evlerimizin içine kadar girebilmiş olma becerisidir. Bilim yataklarımıza kadar girmiştir. Çünkü bilimsel düşünce şekli ile biz insanlar hem yumuşak olabilecek hem de vücut sertliğini dengeleyebilecek yataklara sahip olduk. Yine bilimsel ürünler bizim ya da sevdiklerimizin ölümüne engel olabiliyor. İlaçlar sayesinde büyük acılardan biraz olsun sıyrılabiliyoruz. Bilim, ekonominin dolayısıyla kültür ve siyasetin en önemli yönlendiricisi konumunda; çünkü yaşamlarımıza dair en somut problem çözümlerini ve somut yaşam malzemesini bize bilim ve bilimin yansımaları sunmaktadır. Bugün bir çoklarımızın sahip olduğu birçok malzeme işte içinde uzun gözlem ve deneyler olan bilimsel bilgi sayesinde bizlere sunulmuştur.

      Bütün bu güzelliklerinin yanında maalesef insan düşünce ve duygusunun bilim ile olan ilişkisinde ciddi bazı olumsuzluklar da var gibi görünmektedir. İnsan kültürü uzunca yıllar içinde geliştirdiği bir özelliği ile ilişkiye girdiği her duruma, olaya, düşünceye yoğun anlamlar yüklemekte, bu şeyleri yüceltme eğilimi göstermektedir. Bilim de bu yoğun tutumdan nasibini almıştır. Son dönemde biraz olsun yaşam ile ilgili görgüye sahip birçok insan – hatta içlerinde birçok bilim insanı da vardır- bilimin gerçekte ne olduğu sorusunu sormaksızın, bilimden ve matematikten bu olgular aşan, çok fazla şey bekler olmuşlardır. Ancak bu tutum gerçekçi olmaktan uzaktır.

      Bilimsel faaliyet belirli bir süre içinde çok etkili ürünler sunmuştur ve hayatlarımızı korku gibi, soğuk gibi, açlık gibi birçok acıdan kurtarmayı başarmıştır. Ancak bilimsel bilgi maalesef tüm acılarımızı gidermekte bize yardımcı olamamaktadır muhtemelen de olamayacaktır. Bunun belli başlı sebepleri vardır. Bugün bilimsel bilginin yapılan deneylerde sürekli sapma sonuçlar sunduğunu biliyoruz. Örneğin tıp, biyoloji kimya gibi araştırma alanlarında madde, ya da hücreler doğrusal bir hareket içinde değiller, deneylerde matematiksel olarak aynı sonuçları yakalamak oldukça güç. Bilimsel bilgi sürekli değişen evren hayatı içinde her soruna anlık cevap bulmakta yetersiz kalmak durumundadır çünkü işin doğası da budur. Sosyal bilimler ise çok yenidir ve insanı anlamak için çok fazla parametrenin incelenmesi gerekmektedir. Bu temel sebeplerden dolayı bilim problemlerimize her zaman istediğimiz şekilde cevap veremeyecektir. Örneğin içinde bulunduğumuz duygusal acıları farmakoloji, psikiyatri gibi bilim dalları bir nebze giderebilse de, acı hayatın içinde kaçınamayacağımız -belki de kaçmamamız gereken- bir durumun kendisindedir. Örneğin, psikoloji ile anne karnındaki bebeğin gördüğü zararları, ya da gelişirken babası ile ilişkisinden doğan olumsuzlukları tespit edersek, insanın psikolojik birçok problemini çözebileceğimize inanırız. Ancak hiçbir çözülmüş sorun yoktur ki yerini başka sorunlar almasın. Doğayı anlamak, maalesef ne tüm problemlerimizi çözecek ne de geleceği yönetebilmemizi sağlayacaktır.

       Yine de elbette bilim dünyayı anlamak adına elimizdeki en geçerli ve güvenilir bir, iki kaynaktan birisidir. Denemeye ve devam ettirilmeye değer bir kaynak.

Din

       Anthony Giddens’ın açıkladığı üzere, dünyada farklı birçok din ve din çeşidi vardır. Sadece tek tanrılı olmayan, çok tanrılı dinler vardır. Birçok dinde evren tasavvuru ve yaratılış anlatıları bulunmaz. Bazı dinler genel olarak davranışı kontrol etmezler. Bazı dinlerde doğaüstülük vurgusu da yoktur. Hatta bazı dinler de bir yaratıcının varlığından ziyade (belki de doğanın gücüne hitaben) sadece simgesel korku ve hayranlık duygularının temsil edilmesine yönelik davranış biçimleri vardır.

       Bu açıklama doğrultusunda din olgusunun, kutsallık çerçevesini genişletip, olguyu kültürel varlığa yakınlaştırmak konuyu biraz daha net bir şekilde anlamamıza yardımcı olabilecektir. Bir başka deyişle dinler, insanın temel davranışlarını doğrudan etkileyebilecek kültürel hareketlerdir. Bu kültürel hareketler, toplum içinde güçlenerek, günümüz bireyleri üzerinde yoğun etkiler bırakmışlar, bugünün daha bireyci yaşantısının içinde farklılaşarak da olsa yerini sürdürmüşlerdir. Karakteri gereği zaten kutsal ve vazgeçilmez olan dini düşünce kültürlerinin etkisiyle, bugün ki birey ya da toplum hareketinde bu eylemlerin yoğunluğunu gözlemleriz. Bu yoğunlukta aynı fiziksel bir çarpmanın yoğunluğu gibi, etkiler yaratmaktadır. Dini görgü günümüz bilgisi ve görgüsü ile çatıştığı için de bu yoğunluğun etkileri oldukça olumsuz sonuçlar doğurabilmektedir. 

      Bugün en yoğun şekilde etkin olan dini düşünceler kaynağını doğaüstü olandan almaktadır. Bu yönüyle dini düşünce ile temas eden, ondan talepte bulunan insanlar doğaüstü ile bir bağ kurmak zorundadır. Ancak bu eylem, arayışta olan bazı insanlar için ibadeti aşan bir hakikat arayışına dönüştüğünde, o insanda duygusal olarak bazı olumsuz oluşumlara yol açabilmekte, o düşüncenin hayatındaki etkisini zararlı kılabilmektedir. Kutsal olana doğaüstü biçimde ulaşma çabası ya abartı biçimde insanı dindar yapmıştır -çünkü bu kimseler doğaüstü kutsala ulaşabildiklerini kendilerine kanıtlamak için sürekli bir çaba içine girmektedirler, bu da insanı yoğun duygular ile bunalıma sürükler. Ya da bu insanlar bu dünyadaki tüm meselelerini diğer dünyaya bırakarak bu dünyadan vazgeçmektedirler. Bu iki durum içinde de sosyal yapıyı düzenleme görevi üstlenmiş olan din sınırlarını aşarak, aksi yönde bir pozisyona konumlanmıştır. Günümüzde hayatlarımızdaki etkisi bu yöne sapmıştır. Ayrıca bu iki sonuçta da dini etkinin altındaki insanlar daha gerçek gibi görünen, doğal, normal bir yaşamın gerçeklerini ya inkâr edebilmekte, görmezden gelebilmektedirler.

      Özellikle günümüzde insan medeniyetinin ulaştığı bilgilerin çok ciddi oranda yayılması kutsal olan ile ilişkide bu tip sıkıntılarını yaşanma oranını arttırmıştır. Çünkü biz sıradan insanlar artık daha çok bilgiye ulaşabiliyoruz ve bilgilerimizi anlamlı bir çerçevede toplamaya, kafamızda neyin doğru, neyin daha gerçek olabileceğine dair kanıtlar yaratmaya çalışıyoruz. Bu çaba içinde dini kutsallıkların vazgeçilmezliği de ciddi duygusal ve düşünsel uyuşmazlıklar yaratabiliyor. Hatta bu durumları daha yoğun yaşamış bazı insanlar kendilerine ve etraflarına yıkıcı zararlar verebiliyorlar. Bu da tarihin başından bu yana biraz olsun yaşamı anlama ve yumuşatma yolunda vardığımız noktada oluşan, insan hakkı, çocuk hakkı, denge ve ölçülülük gibi değerleri zarara uğratıyor. Bu sebeplerden dolayı dinlerin daha yumuşak bir zemine oturtulması, oynak, değişken bir biçimde değerlendirilebilmesi önemli görünmektedir. Aksi takdirde dinler tek kati varlığın kendileri olduğu fikrini sürdürmeye devam ederlerse çatışmalar ve yıkımlar sürmeye devam edecektir. 

Felsefe:

    Hayatımızı ciddi anlamda etkileyen bu üçüncü kavram, belki hayatı biraz olsun daha ölçülü olarak değerlendirmek ve daha makul huzurlu hayatlara sahip olabilmek için elimizdeki en güçlü kaynak gibi görünmektedir. Felsefe tarihi dinlerden çok daha yeni olmasına rağmen üzerindeki çalışmaların daha titiz ve gelişmiş olduğu, dini karakterlerin bile felsefeye yönelmesinden bellidir. Yine felsefe bilimden  daha eski bir yapı olarak ve şüpheciliğe bilimden daha çok yer bırakarak düşünme alanında olumlu bir bellek kapasitesi sağlamaktadır. Bu sebeplerden dolayı felsefeye değinmek özellikle hayatta kıyas yaparak dünyayı tanımak isteyen ve soyut düşünce dünyasının içine biraz olsun girmiş zihinlerin olayı daha iyi kavraması için oldukça önemlidir.

    Felsefe de diğer ikisi gibi hayatı düşünce yoluyla anlamaya çalışma yöntemidir. Birçok farklı felsefi düşünce tarzları, hayatı anlamamızı sağlamıştır. Felsefe uzunca zamandır tarihin akışını etkilemiştir. Felsefe bazen felsefe okullarının etkisiyle, bazense dini oluşumların içinde yer alarak, insan düşünce kültürüne ciddi biçimde öncülük etmiştir. Örneğin Pitagorasçı okul sayesinde matematik kutsallaştırılmıştır. Skolastik okul ve Beytülhikme gibi okullar sayesinde dinler ve felsefe uzlaştırılmaya çalışılmıştır. Bu ciddi çabanın sonucunda da, yine yeni obsesyonlar üretmişizdir: akıl yoluyla kutsala varılabileceği fikri yüceltilen insani kavramlar arasında yerini almıştır.

    Bazen felsefeye de o denli inanma eğilimi gösteririz ki, kutsallarımız bu kültürel yapının içinde oluşuverir. Örneğin filozof Heidegger varlık ve hiçlik eserinde, metafizik kavramını bile aşarak kendi kutsalını yaratmış ve aslolanın bunu keşfetmek olduğunu iddia etmiştir. Kant ise mutlak iyi davranışa inanmış, bazen oluşturduğumuz problemler sonucunda, katı şekilde kendimizi cezalandırmamızı istemiştir. Ayrıca yine Kant matematiğe o kadar yüce anlamlar yükler ki, insanın matematik bilgisi ile (a priori) doğduğunu iddia eder. Ancak tüm bu hayatın ağırlığı içinde acılarımızdan, problemlerimizden kaçmaya çalışırken, bütün bu yükler yine bizi çıkmaza sürüklemektedir. Çünkü örneğin kayıp gibi, mücadele gibi gerçek acı kaynakları ile karşılaştığımızda, bütün bu kutsallar bize cevap sunmaktan çok ötede durmaktadırlar.

Yine de bütün bunların yanında bize en çok yardımcı olabilecek felsefi düşüncenin şüphecilik olduğunu düşünüyorum. Bu noktada tarihteki en önemli filozoflardan Demokritos’un fikirlerine değinmek istiyorum. Demokritos ilk atomcu filozoftur. Evrenin kaynağının gözle görünmez atomlar olduğunu söyler. Atomların çok farklı çeşitlerde olduğunu ve sonsuz sayıda dünyalar yarattığını belirtir. Demokritos bu yönüyle tamamıyla maddeci gibi görünse de felsefesinde çok ciddi bir şüphecilik ve akılcılık da yer almaktadır.

    Demokritosa göre bu görünemeyen atomların sırrını insanlık hiçbir zaman çözemeyecektir. Çünkü insanın yine bu atomlardan oluşmuş sınırlı zihni, ne yaparsa yapsın bu kavramın yapısını anlamaya yetmeyecektir. Bu sebeplerden dolayı insanın öncelikli olarak yapması gereken şey, bu hayatı akıllıca yaşamaktır. Burada akıllıca yaşamak elbette çok soyut bir kavramdır. Peki, akıllıca yaşamak ne demektir?

     Aslında yaşamak dediğimiz şey abarttığımız kadar büyük bir şey değildir. Yaşarız, hissederiz, tatlı, acı yaşarız ve ölürüz. Tüm bu yapının içinde var oluruz ve sonra da yok oluruz. Akıllıca olan ise bu döngüdeki yerimizin farkına varmak ve varlık yokluk arasındaki bazı ilişkileri kabul etmektir. Bizim yerimiz ne varlığın tamamını kapsar, ne de hiçlik içinde varlığın dışında kalır. Bu döngüdeki yerimiz bu dünyadır. Bu dünyada hissederek, deneyimleyerek, anlamaya çalışarak yaşarız. Ama yaşam arzumuzu hem kaybetmeden hem de bu arzuyu kutsayarak abartmadan yaşayabilirsek hem daha az acı duyarız, hem de tadın farkına daha çok varırız. Tadın da acının da varlıklarını hissetmek, kesinlikle önemlidir, çünkü yaşamak zaten bu demektir.

Sonuç:

     Yaşamdaki hiçbir şeyin vazgeçilmez olduğunu düşünmemek en azından teorik açıdan, bilgimizi üzerine kurabileceğimiz bir zemin yaratabilecektir. Bu düşünce biçimi sayesinde, yüceltme esnasında üzerimize yüklenen yüklerden bizi biraz olsun sıyrılabileceğimizi düşünmekteyim. Ayrıca bir şeyin kutsal ya da yüce olduğunu düşünmemek, o şeyin değerini ortadan kaldırmamaktadır. O şeyi -eş, dost, kavramlar, değerler- sevmeye zaten devam ederiz. Seviyorsak, mücadele etmeye zaten devam edeceğizdir. Bu bir eğilimdir, hatta bazen tutku. Ancak tarihten bu yana bize miras kalan, özellikle Hristiyanlığın ve sonrasındaki tüm düşünsel, kutsal faaliyetlerin son dönemdeki şeklini verdiği “Sacrifice/Adamak, Feda etmek” kavramı, insan için oldukça tehlikeli bir kavramdır. Çünkü bazen insan acılarından kaçarken yücelttiği şeyin etrafında bir hayat kurgularken, o kurgunun içinden farkında olmadan başka acılar üretebilir. Kaldı ki bu acılar daha yapay ve yıkıcı acılar olabilmektedir. Tarihte ve günlük hayatlarımızda bunun birçok örneği vardır. Son dönemde çekilmiş “The sinner” dizisi de bu konuda hoş, ince mesajlar vermiştir.

      Her şeyimizi kaybedebiliriz, en çok sevdiğimiz insanları, hayvanları, doğayı, eşyayı, değerlerimizi. Hatta sağlığımızı, bilincimizi, kendimizi kaybedebiliriz. Ancak mevcut yaşamın içinde bunlar olagelen acılardır. Hep olurlar, olacaklardır. Bunlardan kaçmanın hiçbir yolu yoktur. Bu acılara dair elimizde ki tek kaynak ise bu acıyı nasıl olur da biraz olsun azaltabiliriz ve tatları bunun yanına koyabiliriz sorusuna dair tecrübi ve teorik olarak verdiğimiz yanıtlardır. Tüm bu sebeplerden dolayı, biraz daha rahat hissedebilmek, biraz daha keyif alabilmek adına tüm bu kavramların gerçek mahiyetini değerlendirip hayatlarımızdaki yerlerini yeniden konuşlandırmak oldukça önemlidir.

 

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *