Hayatın Anlamı Problemini Çözmenin Yolları; Felsefi Bir Deneme

Bu yazının amacı, bugünlerde hepimizin zaman zaman hissettiği, içine düştüğü, hayatın anlamı nedir sorusuna bir yanıt bulmaya çalışmaktır.

Elbette hayatın anlamı nedir sorusunun yanıtı, herkes için farklılık gösterir. Bazılarımız daha şanslıdır. Onlar için hayatın anlamı daha belirgindir. Kimi insan için hayatının anlamı bir başka insan iken (bu çocuğu ya da eşi olabilir), kimi insan için hayatın anlamı işi olabilir. Bazılarımız bilime inanırken, bazılarımız insanlığa, bazılarımız da Tanrı’ya inanır. Bu yazıda yanıt vermeye çalıştığım anlam arayışı ise; hayatın anlamı nedir sorusuna, yanıt bulamayan kimseler içindir.

Yaşamımızdaki problemleri çözmenin yollarından bir tanesi, problemleri çözümlemek (analiz etmek) yoludur. Çözümlemekten kasıt ise problemi parçalarına ayırmaktır. Analiz kelimesi latince kökenlidir (analisus).  Bu yöntemi vurgulayan Decartes, Hobbes gibi birçok önemli filozof vardır. Burada da hayatın anlamı problemini çözümleyeceğim. Öncelikle anlam kelimesinin ne demek olduğunu parçalarına ayırıp, tanımını yapma yoluna gideceğim. Aradığımız şeyin ne olduğunu anlayarak, pratikte neler yapabiliriz, konusunda bilgi edineceğiz.

Yaşamı, Doğayı, Evreni Anlamak

Anlamak demek kafamızda bir şeyler hakkında düşüncelere sahip olmak demektir. Aynı zamanda anlamak etkileşime girdiğimiz bir şeyle ilgili açıklamalarda bulunmaktır. İçsel olarak, her hangi bir şeyle ilgili düşünürken, o şeyin ne olduğuna dair bazı kanaatlere sahip oluruz. Düşüncemizde, kendimize, o şeyin özelliklerini, davranışını açıklarız ve o şeyi anlamış oluruz (Bu aynı zamanda felsefedeki nominalist yaklaşımdır). Ve bu sayede anlam meydana gelir. Artık sorumuzun ikinci kısmına geçebiliriz. İkinci kısımda analiz edeceğimiz kavram hayat kavramıdır. Peki hayat ne demektir?

 Bu noktada “hayat” fikri, iki kavrama işaret ediyor olabilir. Birincisi hayat kelimesinin temel anlamından gelen anlamıdır. Bu yaşam demektir. Yani hayat, bir var olma meselesidir.  O davranış sergileyen,  hareket eden, akıp giden önümüzdeki yaşamdır. Bir başka deyişle, hayat dediğimizde, doğayı, evreni, dünyayı düşünürüz.

Eğer anlamını aradığımız hayat bu birinci bağlamda yaşam ise, burada aramamız, araştırmamız gereken şey, doğanın evrenin kendisi olacaktır. Doğa, evren nedir? Özellikleri nelerdir? Hayatın anlamını arıyorduk. Anlamın ne demek olduğuna baktık ve sonra hayatı analiz etme yoluna gittik. Artık yapılacak şey kendisini bulduğumuz şeyin içine bakıp, onu araştırmaktır. Bu şeyde evrendir, doğadır.

Yine bu noktada anlam arayışımızı kolaylaştırmak için, bir küçültme, bir tanımlama daha yapmamız gerekir. Peki, ben hayatın/evrenin/doğanın hangi yanıyla ilgili bir anlam arayışındayım? Burada yine cevaplarımız değişken olabilecektir. Yeni sorumuz şudur: Ben anlam arayışımda hayatın, evrenin hangi parçasına bakmalıyım? Bu noktada hayata/doğaya/evrene ait olan her parça ve sorgu bizim için değerli ve geçerlidir. Evren ile ilgili merak ettiğimiz kısım, gökyüzünün hayatımızın anlamı ile ilişkisi olabilir. Bir diğer konu insanlardan başka canlıların bizimle kurduğu bağı anlamak olabilir. Yine bu noktada önemli olan, tam olarak içimize sinene kadar aradığımızın ne olduğunu anlamaya çalışmaktır. Zaman zaman yanlış şeyi bulduğumuzu düşünebiliriz, başarısızlık duygusuna kapılabiliriz. Yine de hayatın anlamını hala merak ediyorsak, elimizdeki güçlü, makul seçenekleri tek tek kontrol etmemiz gerekir.

Yaşam ile ilgili neyi aradığımızın kararını verdikten sonra, aradığımız şeye dair nasıl bilgi edinebilirim sorusu da önemli bir sorudur. Örneğin eğer doğa ve insanlar arasındaki bağı araştıracaksam, doğayı nasıl araştıracağımı bilmeliyim. Tabii ki doğanın araştırdığım parçası, bana en yakın olan ve hayatımda en çok varlığını hissettiğim parçası olmalıdır. Burada iki tür uygulama yapmam gerekmektedir. Birincisi, teorik uygulamadır. Teorik uygulama düşünsel uygulama demektir. Teorik uygulamada da iki çeşit düşünsel uygulamaya başvurmalıyız. Birincisi benim doğaya ilişkin ne düşündüğümdür. Yani kendi düşüncelerim, kendi içimde ürettiğim fikirler, deneyimlerdir. Bunları kendime açıklarsam doğayla ilgili bazı anlamlar üretmiş olurum. İkincisi ise diğer insanların doğa ile ilgili ne düşündüğüdür. Özellikle konu hakkında uzmanlaşmış ya da konuyla ilgili kişileri bulmalıyız. Onları anlamak için de ya şansımız varsa gidip onlarla konuşabiliriz, ya da onların yazdığı eserleri (kitap, makale vb.) okuyabiliriz.

Yapacağım ikinci temel uygulama ise pratik uygulamadır. Gidip doğanın içinde doğayı deneyimlerim. Ağaca dokunarak, toprağa basarak, havayı koklayarak, doğa ile vakit geçirerek, doğayı anlamaya ve tanımaya çalışırım.

Araştırmamızda bu iki yönteme de başvurmak zorundayız Bu iki uygulama da birbirini desteklemek ve takip etmek zorundadır. Çünkü Kant’ın dediği gibi sadece teorik uygulama gerçekçi olmayabilir. Ve sadece pratik uygulama bize karışık fikirler sunup, kafamızı karıştırabilir. Eğer bu faaliyetlerin sonucunda ortaya çıkan cevaplardan tatmin olmazsak, bir sonraki sorumuz şu olacaktır: Acaba hayatın anlamı başka nelerde saklı olabilir?

İnsanı Anlamak

İkinci olarak hayatın anlamında aradığımız “hayat” kelimesi bize ilişkin olabilir. Bir başka deyişle, hayat kelimesi, insanın kendisine işaret ediyor olabilir. Bu farklı kavram bizi farklı bir soruya götürecektir. Yeni sorumuz şudur: O halde benim hayatımın anlamı nedir? Burada artık çözümlemesini yapacağımız konu doğadan, evrenden, insana taşınmıştır. Kendimi ararken ise, kendimin en belirgin özelliği insan olmamdır. Bu yüzden artık insan olmanın ne demek olduğuna bakmamız gerekiyor.

İnsan olmanın en belirgin özelliği, Aristotelesçi deyimle, canlı olması ve daha spesifik bir özelliği de kendi yaşamına, diğer insanların yaşamına ve yaşadığı ortama dair yoğun düşüncelere, kıyas yapabildiği fikirlere sahip olmasıdır. İnsanın bu özelliklerini sergileyebilmesi için, güvenli bir ortama, yemeğe, içmeye, uyumaya ve cinselliğini yaşamaya ihtiyacı vardır. Yine insan düşünebilmek ve bilişsel, zihinsel etkinlikler sergileyebilmek için, başka insanlar ile ilişki kurmak, etrafındaki hayat ile etkileşime girmek zorundadır. Çünkü insan ancak dil sayesinde düşünebilir. Dil de ancak diğer insanlar ile ilişki içinde gelişir. Bu etkinliklerde bulunamayan insan, insan olmanın özelliklerini gösteremeyecektir.

İnsan olmanın belirgin ve anlaşılabilir özelliklerini tanımladıktan sonra, bu özelliklerin hangisinin benim hayatımın anlamını oluşturabileceği sorusuna bakmamız gerekir. Bir başka deyişle, burada soracağımız soru; benim hayatımın anlamını hangi özelliğimde aramam gerekiyor, sorusudur. Acaba benim hayatımın anlamı yemek, içmek ya da seks midir? Ya da benim hayatımın anlamı duygularım mıdır, sosyalliğim midir? Burada kritik bir nokta vardır. İnsan olmak için yukarıda saydığım özelliklerden her hangi birini dışlayarak bir anlam arayışına gidersek, bilgimiz eksik kalacaktır. Bir başka söylemle, kendimizi araştırırken, bedensel, zihinsel ya da duygusal hiçbir özelliğimizi dışarda bırakamayız. Çünkü yukarı da değindiğimiz gibi, insan olarak hayatta kalabilmemiz için, tüm bu ihtiyaçlarımızın eşit derecede önemi vardır. Hem fiziksel olarak hem de duygusal ve sosyal olarak faaliyetlerde bulunmamız hayatta kalmamız için aynı derecede önem arz etmektedir (Seksüel davranış gösterme bu zorunlulukların içinde  yer almaktadır, Kandel ve diğerleri, 2013, Nöral Bilimlerin Prensipleri. Sf. 487).

Ancak burada şöyle bir çözüm yolu izleyebiliriz. Eğer arayışımızda insan olmak ile ilgili bazı özelliklerimizi araştırmaya öncelik verirsek, ilerleme kaydetmemiz daha kolay olabilecektir. Bir başka deyişle spesifik olarak yaşadığımız son dönemde, bizi en çok etkileyen konuları tespit ederek araştırmamıza başlayabiliriz. Bugünlerde hayatımın anlamını ararken, içinde bulunduğum hangi durumlar beni en çok etkiliyor? Acaba bugünler de çok uykusuz kalmam hayatımı anlamsız hissetmeme yol açıyor olabilir mi?

Bugünlerde kendim ile ilgili en büyük meselem nedir? Bu soruya yanıt verirken küçük ölçekte yanıtlar vermemiz çok önemlidir. Örneğin 25’li yaşlardaysam, ve yeni bir hayat kurmaya çalışıyorsam, belki beni rahatsız eden en önemli şey insanların kötü niyetli olması olmayabilir. Belki en büyük rahatsızlığım geçiş döneminde olmam ile ilgilidir. Ve tekrar vurgulamak isterim,  bu yanıtın içinde kişinin fiziksel ve duygusal tüm durumları beraber incelenmelidir.  Bugün beni en çok düşündüren şey nedir? Bugünlerde yeterince uyumuyor olabiliriz. Bugünlerde yemekten yeterince keyif almıyor, doygun hissetmiyor olabiliriz. Bu ara deneyimlediğimiz cinsellik bize yeterince heyecan vermiyor olabilir. Arkadaşımız ile duygu durumumuza dair yaptığımız konuşmada, arkadaşımızdan aldığımız yanıt bizi hoşnut etmemiş olabilir. Özenle yazdığımız yazıyı, giydiğimiz kıyafeti bugün kimse takdir etmemiş olabilir. Belki bugünlerde fazla yalnız kalmış olmam, paylaşımda bulunamamam bana kötü hissettiriyor olabilir. Etrafımızdaki insanlar tarafından yargılanmaktan korkuyor olabiliriz. Dışarda akan bir hayat vardır ve içine dâhil olup, keyfini süremediğimiz için eksik hissedebiliriz. Kendimize dair anlam arayışımızda bütün bu soruları incelememiz gerekmektedir. Çünkü bizi biz yapan, bütün bu özelliklerimizin ve tecrübelerimizin bir araya gelmesidir. Ve bu sorular ve yanıtlar bize yavaş yavaş kendimizi anlatmaya başlayacaktır. Hayatın anlamı daha belirgin bir hale gelecektir.

Söylediğim gibi, güvende hissetmeden, yemek yemeden, sevişmeden, duygularımız olmadan, insanlar ile paylaşımda bulunmadan yaşayamayız. Bu sebeple insan olarak kendi anlamak için, kendimizi ve yaşamımızı keşfetmemiz bizim için öncelikli araştırma konumuzdur. Beyin araştırmalarının gösterdiği üzere duygular insan davranışını yöneten birincil kaynaklardır (Patten, Campbell, 2011, sf. 86). Ve özellikle etrafımızdaki insanlar ile kurduğumuz ilişkiler, duygularımız için birincil kaynaklardır. Bu sebeple hangi duygularımızın düşüncelerimize, hislerimize yön verdiğini anlarsak, anlam arayışımızda başarıya ulaşmamız kolaylaşacaktır. Gün içindeki hislerimizi anlamamız, acımızın, mutluluğumuzun kaynağını tespit etmemiz gerekmektedir. Bu analizlerde bulunabilirsek, gerçekçi verilere ulaşmış oluruz. Ayrıca açlığımızı, yorgunluğumuzu, içinde bulunduğumuz diğer olumlu ve olumsuz hislerimizi anlamakta, anlam arayışımız için vazgeçilmezdir.

Sonuç

Sonuç olarak aslında hayatın anlamı sorusu çok geniş kapsamda bir sorudur. Bu soruya cevap vermek istiyorsak, bu kapsamı biraz daraltmamız ve sahip olduğumuz materyali kullanmamız gerekir. Aksi takdirde anlam arayışında kaybolabiliriz. Bunu yapabilmek için de doğa ve insan elimizdeki en somut en anlaşılabilir değerlerdir. Bu yaklaşım felsefede içe dönüklük/içkinlik olarak bilinir. Spinoza bu anlayışın en önemli temsilcisidir (Eugene Marshall, The spiritual automation, Stuart Hampshire article, Solmaz Zelyüt Spinoza) .

Bununla beraber eğer anlam arayışına düştüysek, duygularımızın bu sorguda çokça payı olabilir. Eğer kafamız karışmış, yorulmuş, başarısız hissetmiş, ya da başarısızlıktan korkmuş isek; duygularımızı anlayan birilerini bulmakta zorlanıyorsak; yalnız hissediyorsak; hayatın anlamı nedir gibi bizi zorlayacak, çıkmaza sokacak sorular üretiyor olabiliriz. Duygularımızı daha iyi çözümleyip neyin bizi anlam arayışına ittiğini anlarsak, anlam arayışında başarılı olma ihtimalimiz artacaktır. Belki de asıl mesele, anlamı anlamaktan ziyade, yaşadığımız hayata anlam katabilmektedir.

Ekler: Bu yazıyla ilgili her hangi bir yorumunuz, her hangi bir sorunuz ya da konuya ilişkin eklemek istedikleriniz olursa, seve seve konuşmaya hazırım.

KAYNAKÇA

Kitaplar

Eugene Marshall – The Spiritual Automaton_ Spinoza’s Science of the Mind-Oxford University Press (2014)

Solmaz Zelyüt, Spinoza, Dost Kitabevi, 2010.

Erik Kandel and Colleges, Principal Of Neural Sciences, McGraw Hill Medical Books, 2013.

Kathryn E. Patten, Stephen Campbell, Educational Neuroscience, Wiley Black Well, 2011).

Makaleler

Stuart Hampshire, Spinoza’s Theory of Human Freedom, 1971.

4 thoughts on “Hayatın Anlamı Problemini Çözmenin Yolları; Felsefi Bir Deneme

    • Author gravatar
    • Author gravatar

      Hayattan belli bir beklenti içerisinde olduğumuz için onu anlamaya yöneldiğimizi düşünüyorum. Üzerine düşündüğümüz konular bazen kendimize itiraf edemediğimiz ya da farkında olmadığımız arzular içeriyor olabilir. Bu da tabiki duygu durumumuzla alakalı. Merak ettiğim şey , insan temel ihtiyaçlarını karşılama içgüdüsü dışında beklenti içerisinde olmamayı başarabilse idi aynı sorguya düşebilir miydi ? Beklentilerimiz tarafından yönlendirilerek hayatı sorgulamaya çalışıyor olmamız kendimize fazla anlam yüklediğimiz sonucunu bize verebilir mi ? Yaşamı anlamaya çalışmak ve yaşamın bize kattığı anlamı kavramaya çalışmak aynı şey midir ?

      • Author gravatar

        Öncelikle soruların için teşekkür ederim. Oldukça ciddi sorular ve bazı irdelemelerde bulunmamızı gerektiriyor sanırım. İlk olarak temel ihtiyaçlar meselesine değinebiliriz. Merak ettiğim şey , insan temel ihtiyaçlarını karşılama içgüdüsü dışında beklenti içerisinde olmamayı başarabilse idi aynı sorguya düşebilir miydi ? sorusunda insanın temel ihtiyaçları dışında bazı beklentilere sahip olduğunu söylüyorsun diye anladım. Peki sence insan gerçekten temel ihtiyaçlarının ötesinde bazı arzulara sahip mi?
        Bana sorarsan bence insanın her ihtiyacı temel ihtiyacı olarak düşünülebilir. Tabii ki bu fikre karşı çıkan bazı argümanlar üretmek mümkün. Örneğin, çok parası olan bir insanın daha çok para kazanmaya çalışması, iktidar sahibi insanların daha çok güce sahip olmak için aşırı bir çaba içinde olmaları gibi. Fakat bu durumları daha yakından incelersek, o insanları bu davranışa yönlendiren şeylerin, yine onların temel ihtiyaçlarından kaynaklanıyor olması muhtemel. Yani demek istediğim şey şu. İnsan yoğun şekilde sosyal bir canlı. Sosyallik demek aslında duygu demek. Yani insan duygu canlısı. Duygu dediğimde duygusallığı kastetmiyorum. İnsan duygusundan kastım, insanın duyularına dayanan, sosyal bir hassasiyetin konusu. Yani görmemiz, duymamız, dokunmamız sonucu vücutta oluşan tepkisel hareketten bahsediyorum. Neyse konuyu dağıtmayalım. İnsanın birincil itkisi (davranışlarının sebebi) duyguları gibi görünmekte. Bu yüzden insan ne kadar daha çoğunu istese de, istekleri ne kadar temel ihtiyaç gibi görünmese de, davranış yöneliminde temel ihtiyaçlarının yansımalarına rastlamak bence mümkün. Yani aslında her şeyimiz, çok yememizden tut, çok çalışmamıza, çok olan her şeyde de bir temel ihtiyaç var.
        Bağlantılı olarak ikinci soruda -“Beklentilerimiz tarafından yönlendirilerek hayatı sorgulamaya çalışıyor olmamız kendimize fazla anlam yüklediğimiz sonucunu bize verebilir mi?”- ortaya çıkan kendimize yüklediğimiz anlam konusuna yanıt vermekte kolaylaşıyor. Aslında bizi biz yapan, hem bedensel yapımız hem de çevre koşulları. Yani biz kendimiz olurken, aslında genelde bir çok şeyden etkileniyoruz. Aslında kendimize fazla anlam vermemiz de bir taklit hareketinden ibaret. Bu tabii çok derin bir konu olmakla beraber, özet olarak demek istediğim şey şu: Bir çok şey bir araya gelerek bizi davranışa itiyor. Bu itkilerden önemli birisi de yukarıda dediğim gibi sosyal birliktelik. Yaşadığımız çağda insanın kendisine özen göstermesi aslında popüler bir davranış. Biz de bu davranışı kendimiz olarak alıp, kendimize uyarlıyoruz. Yani Alp dışarıya bakıyor, insanlar napıyor görüyor ve taklit ediyor, sonra Alp’i Alp yapan diğer unsurlar ile beraber, örneğin kendimize anlam yükleme konusu olsun, Alp gibi bir anlam yükleme ortaya çıkıyor. Bu hastalıklı mı diye soruyorsun? Tabii ki bazımız bu anlam yüklemeyi çok çok abartıp, etrafındaki insanların ondan kaçınmasını sağlayacak kadar ileri gidiyor. Eh o zaman buna bir abartı, bize zarar veren bir durum diyebiliriz.
        3. ve son soru tabii daha geniş kapsamlı ve başlı başına bir soru 🙂 Yine bu soruyu yanıtlamak için soruyu biraz açmakta fayda var. Bence bütün davranışların kökeninde biyolojik unsurlar yatıyor. Biz bir şeyleri anlamaya çalışıyorsak, orada bir hayatta kalma mücadelesi vardır. Biz kendimizi anlamaya çalışıyorsak, bence bu bedenden gelen bir sinyaldir. Beden diyor ki benimle ilgili, duygularımla, kişisel hissi, bilişsel, sosyal hareketlerimle ilgili bir durum var ve buna yöneliyorum. Ya da hayatı anlamaya çalışıyoruz: Bence bizim hayatı görme seviyemiz ancak görebildiğimiz çevreden ibaret. Bunu fiziksel olarak gördüğün mekan olarak bile düşünebilirsin. Sokağa çıkıyoruz, evler, ağaçlar görüyoruz. Ve ardından bununla -hayat dediğimiz şey bu- ilişki kuruyoruz. Aynı şekilde aynaya bakıyoruz ya da başka insanlarla konuşuyoruz, bir benlik kavramı ile ilişki kuruyoruz. Yine bu ilişki de var olan “ben nesnesini” anlamaya çalışıyoruz. Sonuç olarak bence bu sorunun cevabı evet. Yaşamı anlamaya çalışmak dediğimiz şey de gördüğümüz, duyumladığımız şeylerle ilgili, yaşamda biz diye sorduğumuz sorular da yine aynı şekilde anladığımız, algıladığımız şeyler ile ilgili. Bence bu sorunun cevabı da evet bu yüzden.

    • Author gravatar

      Güzel bir makale. Eline sağlık.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *